Dr. Hamdi Kalyoncu

Psikiyatrist

+90 212 461 90 77

Merkez Mahallesi, Güngören Cd. No:4, 34200 Bağcılar/İstanbul

Hakkımda/Biyografi

Dr. HAMDİ KALYONCU
1951 TRABZON Merkez Çukurçayır Köyü DOĞUMLU.
Çukurçayır Köyü, Melekli mahallesi, Kaymaklı Semti’nden.. “BOZTEPE”li, ben!


İlkokul;
Trabzon “Boztepe İlkokulu” O zamanlar bütün karneler “5” Pekiyi olmazdı. İlkokul mezuniyeti olarak iki kişinin karnesi hep pekiyi idi. Bir müdür Ali Kalfa’nın kızı Gülseren, biri de benim karnem. Güzel kızdı Gülseren, zekiydi..! Şimdi nerelerdedir acaba..?!


İlkokulda Mustafa Kemal kargaları kovalıyordu, biz de inekleri bekliyor, tütünleri dikiyor, suluyor, kırıyor ve vagonlarda kurutuyor, dizip demetleyip denk yapıyor, sonra da babamız “Reji”ye, yani Tekel’e götürüp satınca beyaz ekmek ve helva yiyebilmenin heyecanını tadıyorduk.

Yazları inekleri otlatmaya, “Doksanuğun Gabanlari”na götürürdük, her gün güneş doğmadan...

Türküler söylerdi karşı yamaçlardaki komşu kızları. Bazen atışmalar, yarışmalar olurdu. Bir tarafta, Kebire abla ve ekibi; “Penceresi cam cama muallim..!” Öte yamaçta, “Sarı kız Meliye ve Boztepe tayfası” “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar..!”

Babam harika bir adamdı. Onun kadar dürüst ve yardımsever birini görmedim. Çok zeki ve son derece dürüst ve disiplinli! O da Mustafa Kemal gibi ilkokulda öğretmeninden, yanındaki arkadaşı yaramazlık yaptığı için haksız yere bir tokat yediğinden, ertesi gün okulu bırakmıştı. Okusaydı, benden önce o psikiyatrist olurdu diye düşünüyorum. Olur muydu acaba? Ne bileyim belki olurdu..!

Babamın babası, yani dedem dört sefer evlenmişti. İki eşini ben de tanıdım. Sonki hanımının dünürlüğünü, üçüncü hanımının yaptığını anlatırlardı. Yani Fadime nenem, Elmas'ı kendi kocası için bizzat kendisi istemiş. Babam, üvey annesini çok severdi. Öz annesi daha önce ölmüştü.

Dedemi değil, ama onun babasını tanıdım. Yani babamın dedesini. 114 yaşında öldü. Çocukluk anılarımda ilk o var! Dedemim babası, yani babamın dedesi, ölmeden bir yıl öncesine kadar, uygun havalarda, her gün denize girer, yüzermiş. Dokuz kez evlenmiş..!

Dedem..! Dedem iki sefer idama mahkum edilmiş. O zamanlar Karadeniz'de kan davaları çoktu. İdamlardan afla kurtulmuş. Ama öyle bedava af değil! Karadeniz havalisinde halka zulmeden, asıp kesen ve bir türlü ele geçirilemeyen bir Ermeni çetesi reisini yakalayıp getirmesi pazarlığı ile hapisten çıkarılmış. Sağlam adamları, o zamanki tabiri ile “tüfekçi”leri varmış. Ermeni çete reisini uzun bir takip sonucu, bir köyü basıp, arkasından da eğlenceye daldıklarında pusuya düşürmüş. Sonra da, devlet verdiği sözde durup salıvermiş dedemi.

Dedemi göremedim, genç ölmüş, 60’lı yaşlarda. Çok cömert ve mert bir adam olduğu anlatılır, hayatında sofraya hiç yalnız oturmazmış. “Misafiri yoksa, kendisi de yemezdi” derlerdi onu tanıyanlar.

Orta okul ve Liseyi Trabzon Lisesi’nde okuduk.
Öğretmenlerimizin çoğu harikaydı.

“Topal” Fahri..!
Felsefe hocamızdı. Niye bilmiyorum ama, solcu diye tanınmıştı! Sömürüye karşı olduğu için herhalde..! Müthiş bir hitabeti vardı.

Edebiyatçı Sebahat Hanım çok ilginç bir kadındı. Bekardı. Neden evlenmediği sorulduğunda; “Ben Mustafa Kemal’in hatırasına leke sürdürtmem!” derdi. Atatürk Köşkü’nde çok özel hatıraları olduğunu pek ayrıntıya girmeden anlatırdı. Bir kompozisyon yazılısından bir tek ben 10 üzerinden 4,5 aldım. Gerisi hep 1, 2 idi. Edebiyatı çok severdim. Hele kompozisyon yazmaya bayılırdım. Bu sebeple olsa gerek beni çok severdi. Arkadaşlar arasında farklı düşünenler olsa da..!

Trabzon'daki o meşhur Atatürk köşkündeki bir yatakta yatmak, kısa bir süre için de olsa, bana da nasip oldu; harika bir sabahtı..! Neyse..!
Psikoloji Hocamız dersi öyle anlatırdı ki, adeta anlaşılmaması için elinden geleni yapıyor diye düşünürdük. Psikolojide “savunma mekanizmaları”nı nedendir bilmem çok izah ederdi, biz sanırdık ki bir tek “normal” insan yok! Olamaz!

Onun hayatında “din” yoktu. Romanları bile, içinde dinden bahsediliyorsa "asla okumayın!" derdi.

Psikiyatriyi seçmeyi bana biraz da o düşündürttü. Tepkiydi bu bendeki, belki, ama asıl kararımı “Fort” Osman sayesinde verdim. Fizik hocamızdı. Çok iyi ders anlatırdı. Ciddi bir adamdı. Öyle hızlı ve akıcı ders anlatırdı ki, bu yüzden “fort” lakabı ile meşhur olmuştu. Trabzon lisesinden mezun olan herkes onu tanımamışsa bile duymuştur.

Fiziği çok severdim. Sevgiden de öte bir şeydi bu. Aşıktım fiziğe..! Ondan aldığım hazzı hiçbir şeyden, hatta oyunlardan bile almazdım.

Fizik yanında Geometri, Astronomi, Cebir, Matematik benim için adeta bir tutku olmuştu. Problem çözmede öğretmenlerle yarışırdım.

Bir gün olan oldu, o kadar sevdiğim fizik dersinin defterini yırtıp atmak zorunda kaldım. O zamana kadar hiç bir dersten bütünlemeye kalmamış olmamama rağmen, hayatımın en çok sevdiğim dersi olan fizikten zayıf aldım. Çünkü artık sınavlarda boş kağıt veriyordum. Sebebi de fizikçi “Fort Osman”dı. Nasıl mı?

Lise son sınıfta idi. Fizik, matematik, astronomi ve geometriden istifade ile 4-5 sayfa kadar süren bir formül geliştirdim. Dünyanın Güneş etrafındaki dönüşü ve kendi ekseni etrafında eğiminden hareketle 683 senede bir iklimlerin değişeceğini, yazlar yerine kışlar, soğuk aylar yerine de sıcak aylar geleceğini ispat ediyordum. Sınıfta bunu bizim Fort Osman’a söyleyince ders anlatmayı bıraktı, geldi. 4-5 sayfalık hesaplamalarımı anlatmaya başladım. Hoca yanı başımda.. Bütün sınıf sessizce dinliyor.

On dakika kadar süren izahlarımdan sonra, bizim öğretmenden hiçbir formüle ve hesaba itiraz gelmedi. Sadece bende fizik aşkını bitiren ve beni yıkan şu sözleri söyledi, gitti;

“Bu senin bulduğun doğru olsaydı, bunu şimdiye kadar Avrupalılar bulurdu!”

Bütün sınıfla birlikte ben de bu cevap karşısında bir garip olmuştuk. Sınıfın çoğu hala bana bakıyordu. Hoca tahtaya doğru arkasını dönüp giderken son derece öfkeli bakışlarımla bir taraftan Fort Osman’ı takip ediyor, diğer yandan da gayrı ihtiyari fizik defterini parça parça ediyordum. Hoca tahtaya varıp yüzünü bize döndüğünde defterin sayfaları ile birlikte, fizikle ilgili tüm heves ve hayallerim paramparça olmuştu!

İşte o zaman kararımı verdim; ben psikiyatrist olmalıyım! diye. Yoksa, nasıl anlardım ki, bu ve bundan sonra şahit olduğum pek çok olayları?!

İlk Ufo’yu da lise yıllarında bir akşam yürüyerek 4-5 km kadar süren eve dönüş yolunda, Boztepe’ye çıkarken gördüm. O zaman bizim köye henüz belediye otobüsü gitmiyordu; merkeze bağlı olmasına rağmen!

Ufo..! Ufo’ydu herhalde. Yatsıdan sonra tepeye doğru yürüyerek çıkarken birden bir ışıklı cismin hemen üzerimde, batıdan doğu istikametine doğru süzülmekte olduğunu gördüm, arkasında yüz metre kadar bir mesafede başka bir ışık topu daha. Ama bu öndekinin onda biri kadar. Aralarındaki mesafe hep aynı. Birkaç saniye sonra öndekinden, açık kısmı yukarı bakan yarım daire şeklinde bir ışık halkası çıkıp genişleyerek yayılmaya başladı. Gökkuşağı gibi çok renkli ve giderek büyüyüp yayılarak kayboldu. Işıklı cisim aynen yoluna devam ederek uzaklaşıp gitti. Öteki de arkasından. Boztepe’nin üzerine çıktığımda, takriben bir on onbeş dakika sonra aynı ışıklı ve birbirini takip eden cismi bu sefer biraz daha uzakta güney yönünde giderken gördüm. Hiç ses çıkarmıyordu.

Ben lisede okurken olan bu olaydan yıllar sonra, bir Tv kanalında Ufolar üzerine bir programda emekli bir hava albayı, pilot bir gece Eskişehir semalarında uçarken, kuleden kendisine bildirilen tanımlanamayan cismi takip etmek üzere verilen koordinatlara gittiğinde, gördüğü şeyin aynen benim gördüğüm gibi olduğunu anlatması çok ilginçti. O da aynı şekildeki ışıklı bir cisimden bahsediyor ve aynı tarzda yarım daire şeklinde rengarenk bir ışık yayarak uzaklaştığını söylüyordu. Buna benzer bir garip olay daha var ama uzatmayalım.


1968 yılında üniversiteye adım attık. İlk iki sınıf Ankara Hacettepe, sonra Erzurum Tıp.

Ankara’da okurken Hacettepe solun en güçlü olduğu yerlerdendi. Biz o zaman sağcı, karşımızdakiler solcu, birbirimizle savaşırken ülkenin nelere gebe olduğunu ve bütün bu sağ-sol kavgalarının sistemin bir oyunu olduğunu bilebilmemiz zordu. Herkes kendi grubunu tek vatansever karşıdakini hain, en azından kandırılmış olarak görüyordu.

Şimdi kendisi de psikiyatrist olan arkadaşım bir arkadaşımız, o zaman sınıfımızdaki bir başka arkadaşı laboratuarda bir yumrukla kapıya çarptırmış, kulağının kesilmesine sebep olmuştu. Solcuydu kulağı kesik sınıf arkadaşımız. Biz de çok samimi 3-5 kişilik bir gruptuk. Dayak olayını ideolojik ve grup tavrı olarak yorumlayacakları kesindi. O zaman Hacettepe'de sol gruplar hakimdi.

Bizi götüreceklerini düşünüyorduk. Öyle de oldu. Ertesi gün Mehmet Kış hocanın dersinde 15-20 kişilik parkalı solcu bir grup, ders esnasında kapıyı çalmaya ve izin amaya bile gerek görmeden sınıfa doldular. Hoca pencereye doğru döndü ve bu arkadaşlardan bazıları kapıyı tutarken, bazıları da bütün sınıfın ve hocanın gözü önünde, gerçi hoca sırtını sınıfa dönmüştü ama, neyse.. yanımıza gelenler bizi ayağa kaldırdı. Önce üzerimizi aradılar. Doğal olarak üzerimizde bir şey bulamadılar. Geleceklerini tahmin ediyorduk, ama, bunun sınıfta, dersteyken herkesin gözünün önünde olacağı aklımıza gelmemişti.

Üç kişi, iki bodrum aşağıya, “halk mahkemesi”ne indirildik. O zamanlar solcuların kendine karşı çıkanları sorgulamak için "halk mahkemesi" oluşturmaları meşhurdu. Birkaç saatlik “halk mahkemesi” sorgusu ve gerekli cezadan sonra tehditle serbest kalıyorduk.

Bu arada sınıf arkadaşlarımızdan, şimdi Trabzon Tıp’da Prof.Dr.Ekin Önder’in dışarıda, Ankara Samanpazarındaki derneğimizde bulunan arkadaşlara durumu haber vermesi üzerine Üniversite senatosu toplanıyor ama, sonuç ne? Biz serbest bırakıldıktan sonra ertesi gün, o zaman rektör yardımcısı daha sonra da Üniversite rektörü olan Prof.Mehmet Sağlam bizi yanına çağırttığında, “Arkadaşlarınız ortalığı niye bu kadar velveleye verdi?” gibi bir soru sorduğunda, ne diyeceğimizi şaşırmıştık.

"Ne yani, bizi sınıftan, ders esnasında silajlı, parkalı kişiler, hocanın ve sınıfın gözleri önünde çıkarıp götürüyor ve siz niye yaygara yapıyorsunuz diyorsunuz. Arkadaşlarımızın size şikayet etmesi için öldürülmek mi gerekirdi" deyişimiz karşısında, rektör yardımcısı cevap verme ihtiyacı duymamıştı, ama bizim kızgınlığımız, "halk mahkemesi'nde yargılanmaktan daha şiddetli idi. Kızdık da ne oldu; "rektör" kelimesinin "mahalle papazı" anlamına geldiğini hatırlamaktan başka! "İşte, bu da onun yardımcısı" dedik!

İlk iki yılımız Ankara Hacettepe'de geçti. O zaman Erzurum tıp fakültesi hazırlık bölümü Ankara'da okunuyordu.

İlginçti o yıllar. Kaos hakimdi her yana. Demirel'in "nurlu ufukları" ile Karaoğlan Ecevit'in "Ak Günleri" aydınlatmaya yetmiyordu ortalığı. O zamanki söylemlerle; "Kara bulutlar dolaşıyordu memleketin üzerinde".

Anlaşılır gibi değildi. Kimse kendini güvende hissetmiyordu. Bir gruba katılmak, güvenlik için adeta şart gibi görünüyordu. Bizim grubun adı Mücadele Birliği idi. O zaman Devgenç, Akıncılar, Mücadeleciler yani biz, bir de Ülkücüler vardı. Hatırı sayılır bir gruptu bizimki, Türkiye’nin çok yerinde teşkilatlarımız vardı. En kuvvetli yerlerden biri de Ankara sancağıydı. İllerdeki çalışmalar “sancak” olarak isimlendiriliyordu. Şimdiki Adalet bakanı Cemil Çiçek, Ankara belediye başkanı Melih Gökçek, İstanbul eski belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna'dan, bugün pek çok bürokrat ile yazılı, görsel medyada isim yapmış pek çok kişi bu grubun çalışmaları içinde yer almıştı. ANAP'ın önde gelen isimlerinden Halil Şıvgın'dan, Hüseyin Gülerce'ye, Taha Akyol'a kadar nice isimler...

Dürüstlüğü ve kardeşliği ilk ilke olarak benimsemişlerdir. Bunlardan biri elinde büyük imkanlar bulunan bir kademenin başına gelse eski arkadaşıdır diye ehil olmayan kimseye asla iltimas geçmez. Çıkar temin etmez. Şimdiki ve geçmiş iktidarlarda, ister siyasette, ister bürokraside olsun, geçmişte bu bizim "Mücadeleciler" arasında bulunup da çeşitli devlet kademelerine gelmiş kişiler arasında yolsuzluklara bulaşmış bir tek kişinin olmayışı da ayrı bir övünç kaynağımızdır. Aralarında öyle bir kardeşçe samimiyet olmuştu ki, birbirlerinden ayrılmaya, bir hata yüzünden gruptan uzaklaştırmaya asla dayanamazlardı. Gruptan uzaklaştırılma cezası alan biri olursa aylarca kendine gelemezdi. Bugün bile birbirlerini çok, arar, sever ve saygı duyarlar. Tabii arada teşkilat bağlarının uzun yıllardan beri kalmadığını üzülerek söylemem gerekiyor. Kim, nasıl ve neden bu grubu ağıttı, bu, bugün bile bütün açıklığı ile bilinmiyor.

Kültürel ağırlıklı harika faaliyetler yapılıyordu o günlerde. Günlük iki gazetemiz, bir haftalık, bir aylık bir de üç aylık süreli yayınlarımızla, bir yayınevimiz vardı; "Otağ Yayınevi." En etkin gergimiz haftalık olandı; "Milli Mücadele" dergisi.

Sadece 1969-71 yılları arasında 2000'in zerinde miting ve konferans düzenlemiştik. Hele bunlardan biri vardı ki, Avrupa basınında bile yankı bulmuştu. İstanbul'un fethi münasebetiyle yapılan "Fetih Mitingi!" Topkapı’dan başlayan ve iki koldan yürüyüşle Sultanahmet Meydanı'na kadar devam eden ve coşkun bir kalabalıkla yapılan Miting'i, Fransız ve Alman basının önde gelen gazeteleri; "Türkiye'de Anti Siyonist büyük bir hareket başladı" diye ilk sayfalardan veriyorlardı.

Çok kitap okurduk, yarışırdık adeta. Faaliyetler daha çok kültüreldi. En küçük faaliyet birimimiz, solcuların "hücre" teşkilatlanması karşılığı olarak bizde "kültür birliği" idi. 5-7 kişilik gruplardan oluşuyor ve bir sorumlu başkanla üst yönetime bağlı oluyordu. En üstte il sorumlusu; "Sancak başkanı". Sancak başkanları genel merkeze bağlı. Abiler sistemi. En yukarıda en büyük "Abi".

Yanılmıyorsam 1971'de Ankara dahil, civar vilayetlerden İstanbul'a binlerce üniversiteli mücadeleciler olarak, otobüslerle geldiğimizi hatırlıyorum. İstanbul Üniversitesi'ni işgal etmeye! Orada okuyan arkadaşlar derslere giremiyordu da. İstanbul'a ilk gelişimdi. Neyse..!

Erzurum'daki çalışmalarda, sorumlu sancak başkanı olarak bir süre ben vardım. Kars, Ağrı, Gümüşhane, Erzincan illerindeki faaliyetlere de Erzurum'a bağlı olarak yürütülüyordu.

Sağcısıyla solcusuyla harikaydı sınıf arkadaşlarımız, okul dışındaki grubumuz da..!

Sağcısı, solcusu, diğer gruplar da kesinlikle vatanseverdir diye düşünürdüm hep. Yönlendiren ve saptırmak isteyenleri bilmem. Ama birileri önce kamplara ayırdı. Sonra birbirine karşı tahrik etti. Kimisini mezara, kimisini hapse gönderildiler. Faili meçhuller, asılanlar ve hapislerde işkencelerle hayatını kaybedenlere çok yazık oldu. Bugünkü bu soygun düzeninde Karunlar gibi servet biriktirenler de onların canları, kanları üzerinde yükseldiler.

Bir ülkenin en değerli varlığı olan idealist gençleri soğan doğrar gibi doğrayıp, sömürü düzenlerini güçlendirdiler. Doymak bilmez iştihalarını, ihtiraslarını tatmin edecek imparatorluklar kurdular.

Bir zamanlar Çanakkale’de kırılan gençlik gibi. Çanakkale! Türk tarihinin en büyük felaketi! Bir geçmişi geleceğe taşıyacak bir gençlik, üniversiteli gençlik kırıldı. Ortalık düşmana yataklık yapacaklara kaldı. Batıcı sistemin karşısında direnç gösterecek ve kendi kültürünü bu zamana taşıyacak bir nesil gitti. 200 bin taze fidanı, toplumun geleceğini toprağa gömdüler. Gömen komutanlar da maalesef bizim ordunun başındaki Alman generaller. Bu nasıl bir iş! Ve bu nasıl destan, nasıl zafer? Ağıt bu! Düpedüz ağıt! Tarihimizde ve başka bir milletin de tarihinde örneği olmayan bir hezimet! Müthiş bir kayıp!. Tarihle bağlarımızı koparan, kökümüzü kazıyan korkunç bir olay. Karşıda "yedi düvel", düşman! Başımızda ise onlarla aynı dini, aynı kini, aynı hedefleri paylaşan yabancı komutanlar! Olacak iş mi bu!

Düşman, “işbirlikçiler”iyle birlikte, geçmişten geleceğe köprü olacak bir nesli Çanakkale'de kırdı. Yakın geçmişimizde de, sağ-sol çatışmaları oluşturarak "bizimkiler! "sistemin sahipleri" aynı şeyi yaptı!.

Şimdilerde aynı oyun Güneydoğu üzerinden oynanıyor! Oluk oluk akan kanlar birilerinin kasalarına kalıp kalıp altın olarak girmeye devam ediyor!

Yazık oluyor bu "can"lara!
"Kısas kıyamete kalmaz!" derler, huzur yok işte!

Nasıl olsun ki? Nice hayallerle dişinden tırnağından biriktirdikleri ile yavrusunu okutmak için üniversiteye gönderip de, hangi provakatörün kurşunu ile vurulduğu belli olmayan oğlunun haberiyle sarsılan, yanıp kavrulan anaların, yıllar sonra da olsa yüreğine su serpecek bir şey yapılmadı ki!

Nice fidan gibi gençlerin kanı yerde hala!

Nice mazlumun ahı yankılanıyor Anadolu'nun soğuk gecelerinde..! Kapıları pencereleri zorlayan soğuk, buz gibi rüzgarların sesinde!

Bağrı yanık anaların gözyaşı dindi mi sanki!

Anadolu'nun bozkırlarında yazın kavurucu sıcağında, bir babanın; "oğlum okur gelir de rahat ederiz!" diye beklerken, cenazesini gömdüğü mezarlığın karşısındaki tarlanın başında, soluklanmak için oturup testisinden iki yudum su içerken boğazı düğümlenmeye, mezarlığa doğru dalıp giden gözünden akan göz yaşları, tozlu yüzünden aşağı iz bırakarak süzülmeye devam ediyor..!

Değil hesabını sormak, kamu vicdanında unutulup gitmesine mani olacak ve gelecek nesillere ders olarak kalacak doğru dürüst bir filmi bile yapılmadı bütün bunların!

Nasıldı o şiir? Faruk Nafiz Çamlıbel'in şu meşhur şiiri; "Han duvarları.. Hanların gönlümü sızlatan duvarları.!"

"Aradan yıllar geçti işte o günden beri
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
        Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
            Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
                Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
                    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
                        Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!...

1975 yılında okul mezuniyetinden sonra, üç ay Erzurum Tortum ilçesinde resmi, üç ay da Muş, Bulanık’ta muayenehane hekimliğinden sonra Erzurum Tıp Fakültesinde, taa bizim lisedeki fizikçi Fort Osman’ın ateşlediği fitille, sonunda Psikiyatride asistanlık başladı. Üç yılda tamamlandı. Sonra Mamak'ta askerlik eğitimi. 12 Eylül ihtilali. Ve Kenan Evrenli yıllar başladı, "netekim!"

Sonunda Psikiyatrist olduk! Olduk da ne oldu? Hastalar neyse de, yararlananlar olmuştur, oluyordur herhalde! Ama toplum? Topluma ne verdik! Milletin bize verdiğinin karşılığı olarak ve toprağın altındakilerin hatırasına değecek, ne! Bizi biz yapmakta emekleri asla inkar edilemeyecek anamızın, babamızın içini rahat ettirecek ne!
Toplum ve bilim dünyası için şu üç şeyi savunmak gerektiğine inanıyorum;

BİR;
Bu toplumu çoğu zaman hasta ruhlu adamlar idare ediyor! Bu konu üzerinde Psikolog, Sosyolog ve Psikiyatristlerce ciddi olarak durulmalı. Hukukçular ve aklı başında siyaset bilimcilerle birlikte bilimsel platformlarda bu konu gündeme getirilerek toplum uyarılmalı. Ve koca bir toplumun hasta adamların elinde bu denli zarar görmemesi için çareler geliştirilmeli.

İKİ;
Toplumdaki en büyük bunalım kaynağı kadın erkek ilişkileri; bu da dayak ve evlilik dışı ilişkilerle korkunç boyutlarda sürüp gidiyor. Aile ne kadar huzurlu ise toplum da ancak o kadar huzurlu olabilir! Bu adur. Bu iki konuda ciddi ciddi çalışmalar yapılmalı ve çözümler üretilmelidir. Aldatılma karşısında “çokevlilik” çözüm olabilir mi? Bunun özellikle kadınlar için büyük yararlarının olacağına inanıyorum.

ÜÇ;
Bu hayatta biz insanlar yalnız mıyız? Enerjiden türemiş varlıklar olabilir mi? Bazı psikiyatrik hastalıklar, bu canlı enerjiden türemiş varlıkların algılanması ile oluşuyor denilebilir mi? Bu konu bilimsel zeminlerde tartışılmalı, yeni tanımlar geliştirilmeli. Psikiyatri başta olmak üzere ilgili bilim dalları, yaratılışın bu boyutu üzerinde yoğunlaşarak, yeni açılımlar ortaya konmalı. Bilime yeni ufuklar kazandırılmalı.